Burasi kilutli bir sanduk idi. O kiludi kirdilar.
Senozlu bir dede
Rize, Çayeli’nden dağlara vuracaksın. Dimdik, burnunun dikine yol alacaksın. Yol, seni daracık bir vadideden yaylalara götürecek. O vadi ki, bir yanı insanın güzel yüzü. Ötekisi karanlık...
Yolun genişlediği yerde seni Nacaklı Sinan (Sinan Akçal) ve anası Hilmiye nine karşılayacak. İki masal kahramanı. İki vadi insanı. Onlara insanın yaptığını, kor ateş ormana yapmaz. Onlara bunu yapanı, toprak içine almaz.
Sinan ve anası, Senoz’un vadisinde 350 yıllık ahşap bir evde yaşıyor. En yakın komşuları, ormanın tatlarını onlara taşıyan birkaç kovan arı. Evlerinin önünde uzayıp giden yamaçta, geniş bir bahçeleri var. Bahçede çay, mısır, kabak ve fasülye yetişiyor. Karadeniz’in her yerinde olduğu gibi. Bir de inekleri var. Geniş bahçeleri, büyükçe bir caminin avlusunda son buluyor.
Sinanlar’ın kahvaltı sofrası bizimkilere hiç benzemiyor. Bal, kendi kovanlarından. Kaşarı kendileri mayalamış. Tereyağ ve çökelek kendi sütlerinden. Süt bahçedeki ineklerinden. Çay bahçeden. Ekmekleri mısır unundan, un bahçedeki mısırlardan. Hepsini birleştiren suysa 350 yıllık evin sırtını yasladığı dağlardan. Masada yabancı olan tek şey zeytin. Biz gibi, o da Egeli.
Kahvaltı sofrasının en eşsiz tadı bal tabağının içinde gizli. Bana göre bu yeryüzünün en lezzetli balı: Senoz Balı. Bu bal, Anzer Balı’nın dahi ötesinde, eşi bulunmaz bir aromaya sahip. İnsan, Senoz Balı yemeden ölmemeli.
Yazık ki, tüm bu lezzetler Senoz’da yaşanan acıyı zihnimizden silemiyor. Sinan ve anasının üzerine kara bulut gibi çöken HES inşaatları, her lokmanın arasına siniyor. HES’ler, birkaç yılda Senoz Vadisi’ni kanser gibi sarmış. HES yapmak isteyenler, ağaçları kesmiş, ormanı delmiş ve dağları devirmiş.
Kahvaltı ederken arada bir arkama dönüp pencereden bakıyorum. Karşımda oturan ve bu sofrayı özenle kuranlar da insan, arkamdaki dağı Sinan ve anasının başına yıkanlar da... HES inşa etmek için Senoz Vadisi’nin altını üstüne getirmiş, evin dört bir yanını şantiyeye çevirmişler. Ormanın karnını yarıp, içinden boru geçirmişler.
Sinan, vadide yaşayan çok sayıda insan gibi HES’lere karşı çıkıyor. Ancak Sinan’ın bir farkı var. O fark, elindeki 'nacak'tan geliyor. Sinan, mahkemelerin defalarca durdurduğu HES inşaatları gerçekte bir türlü durmayınca insiyatifi eline almış. İçindeki yargıcı harekete geçirmiş. Nacağını eline almış, jandarmayı yanına. “Mahkeme kararını ya siz uygulayın, ya da ben yapacağımı bilirim” demiş. Böylece Senoz’da aylardır yasadışı süren HES inşaatları durmuş. İnşaatlar mühürlenmiş. O günden beri ona “Nacaklı Sinan” diyorlar.
Sinan’ın anası Hilmiye nine 81 yaşında. Saçlarında tek bir kır yok. Gözleri güneş gibi, ışıl ışıl yanıyor. Çayırdan ot biçiyor, çay topluyor. HES’leri anlatırken “Gun yuzu bilmeseydik de, bu gunleru gormeseydik. Bu dağa bu yapilir mu?” diyor.
Senoz’un alt köylerinde yaşayan Ahmet Ali Kork, derenin vadideki yaşam için önemini eski Buzlupınar köyü muhtarı Muhittin Kork’un ağzından anlatıyor:
“Buralarda kar dağdan aşağı iner. Kar en yukarıda Biberöz’de tapul tapul (lapa lapa) yağarken, aşağı inince Yavroğlu’da perpurler (seyrelir). Soğuksuya’ya geldi mi kar sulanır. Bu dere burdan aktığı için iklim aşağı doğru yumuşar. Dere bu vadiye sühünet sağlar. Bazı yıllar vadideki bu durum tersine döner ve ilk kar sahilden yukarıya doğru gelir. İşte o yıllarda bu bölgede kıtlık olur.”
Ahmet Ali Kork, HES’lerle beraber derenin kuruyacağını ve artık vadiye sühünet veremeyeceğini söylüyor. Yağışların en aşağılara kadar kar şeklinde inmesinden ve hep kıtlık olmasından endişe ediyor.
Nacaklı Sinan ise, HES’lerin tehdidi altındaki vadisini ve yaşadıklarını Senozlu bir dededen duyduğu sözle özetliyor: “Burasi kilutli bir sanduk idi. O kiludi kirdilar”.
Sinanların 350 yıllık evinden ayrıldıktan sonra bu vadinin artık kilitli olmadığına bir kez daha tanıklık ediyoruz. Kesilen ağaçlar, yıkılan tepeler, bir dirhem elektrik taşımak için açılan enerji nakil hatları ve bitmez tükenmez hafriyat. Hafriyat...
Bir yanda damağımdan gitmeyen Senoz Balı’nın tadı, öteki yanda yüreğime saplanan hafriyatın verdiği acı... Derelerin yumuşak, HES’lerin sert iklimi arasında sıkışmış bir halde denize doğru yol alıyoruz. Hangi iklim kazanacak, bunu şimdilik bilemiyoruz.
Yol boyunca yüreğimdeki acıyı dindirmek için üzerine dua basıyorum. Derelerin diliyle, eskiden buralarda konuşulan hiç bilmediğim Hemşince’yle, Türkçe’yle ve bildiğim bilmediğim bütün dillerle dua ediyorum. Vadideki kuşlar, ağaçlar, bahçeler, arılar, Nacaklı Sinan, Hilmiye nine ve gelmiş geçmiş tüm Senozlular için dua ediyorum.
Senoz diyorum, Senoz. Bal ve dua vadisi. HES’ler ve bütün kötülükler senin bedeninden uzak dursun.
Yazan: Güven Eken
DOĞA DERNEĞİ BAŞKANI
*
senozderesi.com haber merkezi