Son dakika haberi bulunmamaktadır.   Senoz Esnaf  
Senoz Deresi
Anasayfa | Haber Ara | Foto Galeri | Videolar | Animasyonlar | Anketler | Sitene Ekle | Mesaj Gönder | Sohbet | MircScriptİndir

HABER ARA


Gelişmiş Ara

EN ÇOK OKUNANLAR

Köyümü eski haliyle hatırlıyorum

Bu haftaki konuğumuz Babik (Çukurluhoca)'lı Nevzat Aksoy.

Kategori  Kategori : Röportajlar
Yorumlar  Yorum Sayısı : 2
Okunma  Okunma : 3709
Tarih  Tarih : 30 Haziran 2012, 01:10

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

"Adım, Nevzat Aksoy. 1947 Babik (Çukurluhoca Köyü) doğumluyum" diye başlıyor sohbete. Köyü, eski haliyle hatırladığını söylüyor ve köy hasreti çekiyor. 30 yıl aradan sonra Arekkoğ'a gittiğinde eski hatıralarını aramış ve Faso'da o hatırayı bulmuş. Mimar Nevzat Aksoy, hatıraların senozderesi.com ile paylaştı, biz de dinledik.

*Önce sizi tanımak istiyoruz. Senozderesi.com takipçileri sizi kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Adım, Nevzat Aksoy. 1947 Babik (Çukurluhoca Köyü) doğumluyum. Babam İsmail Aksoy. Annem Halime Aksoy. Abim Abdurrahman Aksoy, Beyaz Saray'da (İstanbul/Beyazıt'ta) emlakçılık yaptı. Mehmet Aksoy, Bakkal Mehmet; Valideçeşme'de senelerce bakkallık yaptı. Cemal Aksoy, onun kardeşi; benim iki büyüğüm. O hâlâ orada 5-6 ay falan oldu devrettiği, 1964'ten ta 2009'a kadar orada esnaflık yaptı. Bir ağabeyim daha var, o emekli öğretmendir. Ben mimarım. Uzun zaman İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi inşaatında şantiye şefliği yaptım. Yaklaşık 4-5 sene şantiye şefliği yaptım orada. Oradan ayrıldıktan sonra, 1983'te alüminyum sektörüne girdim. Alüminyum giydirme cephe, doğrama, korkuluk; alüminyumla ilgili her ne varsa yapan bir firmada çalıştım. Türkiye'de bu işin öncüsü olan bir firmada 16 sene çalıştım. Oradan emekli oldum, geldim şu anda çalışmakta olduğum Safi Alüminyum AŞ'de çalışıyorum. Aşağı yukarı 2001'den beri, yani 10-11 senedir buradayım.

Bu arada iki sene emeklilik arası verdim. Yaşlandık, işi bırakalım dedik. 1 sene idare ettik, ama ikinci seneyi zor çıkarttık. Yok arkadaş dedik, çalışacağız. Allah'ıma şükürler olsun vücut işliyor. Akşama kadar evde yapacak bir şey yok, eşim de çalışıyor hâlâ. Eşim, öğretmendir. Biz de iş için müracaat ettik, onların da ihtiyacı vardı. Bir kızım var. 1980 doğumludur, şu anda bir firmada insan kaynakları uzmanı olarak çalışmaktadır. Eşim Manisa'lıdır, Almanca öğretmenidir, emeklidir ve senelerdir hâlâ çalışıyor. Benim hâlâ işim bu, vücut olarak bir şikâyetim yok, şükrediyorum. Bize köyde Osoğli derler.

*Okul hayatınızdan bahseder misiniz?

İlkokulu köydeki okulda okudum, rahmetli Hasan Şahin ilkokul öğretmenimizdi. Abimlerin, bilhassa jandarma emeklisi olan rahmetli ağabeyim bizlerin okumasını çok çok isteyen bir insandı. Kendisi yanına almak istedi bizi. Fakat öyle bir enteresan oldu ki, komşularımızdan bir tanesi Ankara'ya kadar gidiyordu. İlkokulu yeni bitirmişim, daha 11 yaşındayım, hiçbir şeyim yok. Onunla Ankara'ya kadar gidecektim, oradan bilet alınacak trene konulacaktım, trenden sonra Islahiye'den ağabeyim beni alacaktı. Ahmet diye bir ağabeyimiz o da, rahmetli olmuştur. Hiç de paramız yok. Çayeli'ne indik, oradan Rize'ye geçtik, otobüsten indik Trabzon'a geçtik, Samsun'a kadar geldik, otele yerleşmeye başladık. Gazete bile okumamışız, gazete nasıl okunur bilmiyoruz. Yani bize gazetenin o satır sütun yazılanları öğretmek için rahmetli Osman ağabey bize ödev verdi. Cumhuriyet gazetesi bulmuştu bir şekilde, onu "bu ne demektir?" diye gidin araştırın sorun diye vermişti. Hatta bir makalede ve ya yazıda "cihan" sözcüğü geçiyordu. Sordu sınıfa "cihan ne demektir?" diye. Herkes birbirine bakıyor, hiç bilmiyoruz.

Onu da ödev olarak verdi. Şimdi geldik otele yerleşiyoruz. Biraz sonra Ahmet ağabey geldi, "Sana bilet alamadım, sen geri döneceksin" dedi. "Ne demek Ahmet ağabey, gözünü seveyim buraya kadar gelmişiz, geri nasıl dönelim?" dedim, "Paramız yetişmedi, sen geri döneceksin" dedi. Samsun'dan İstanbul'a gidecek yerde, oradan geri ta Çayeli'ne dönmemiz icap etti. Zaten bir para, o parayla Ankara'ya kadar gidelim dedim. Yok olmadı, kısmet.. O zaman ben geri döndüm. Yalnız başıma ta Çayeli'ne kadar, köye kadar döndük. Ondan sonra ortaokula yazıldım. Çayeli'nde ortaokul vardı, Rize'de okula yazıldım. Neden? Ağabeyim sanat okulunda okuyor idi, ikimiz beraber aynı odada kalırız düşüncesiyle ben de Rize'de okumaya başladım.

Tabii ki orada çok inanılmaz sıkıntılar çektik. Maddi manevi çektiğimiz sıkıntılar, şu anda insana şükür dedirtiyor. İnanılmaz sıkıntılar çektik. Bu arada sonsuz müteşekkir olduğum kişiler de vardır. Doktor Talat Tolan, biz 5 kişi bir evde kalıyorduk. Ben, ağabeyim, Mizrap Çağrankaya, Misohor'dan Yüksel diye bir arkadaşımız var, bir de Fevzi Çakmak. Beşimiz bir odada kalırdık, 60 lira kira verirdik. Rahmetli 50 lirasını verirdi, 10'ar lirasını da biz kendimiz bir şekilde aramızda toplardık. Bu da müteşekkir olduğum insanlardan birisidir. Saygı duyduğum, Allah gani gani rahmet etsin.
İsmail Tolan, şuanda yaşıyor Allah uzun ömürler versin. Elimizden tutmuş insanlardır. Yani bu tip insanlar saygı duyduğum insanlardır. Orada ortaokulu ben üç sene okudum, ama nasıl okudum? Gazete meselesini anlattım, hiçbir şeyden haberimiz yok gelmişiz Rize'ye inmişiz. Herkes sana farklı bakıyor, maddi sıkıntı içerisindesin. Neyze, zar zor da olsa orayı bitirdik. Oradan İstanbul'a geldim. Niye İstanbul'a geldim? Benden bir büyük ağabeyim sanat okulunu bitirdi, Ankara'ya gitti. Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'na girdi, orada okuyor. Ben de İstanbul'daki ağabeylerimin yanına geldim. Üç ayrı sınavdan geçtikten sonra Yıldız Teknik Üniversitesi'ne girdim. 1970'de de mezun oldum. Mimar olarak, ondan sonra çalışmaya başladım. Eğitim durumumuz bu.

*Peki köyde hayat nasıl geçerdi? Yaylaya gittiniz mi?

Tabii ki herkes gibi benim çocukluk hayatım da köyde geçti. Fazla hatırlayamıyorum ama, çobanlık da yaptım, yük de taşıdım, akşama kadar çay biçtim. Yaylada çobanlığımı yaptım, süzme de yedik, muhlama da yedik. O tip şeylerimiz oldu. Okul durumunda da aşağı yukarı köydeki insanların maddi olarak çok farklı değildi. Ağabeylerimiz gurbette okuyor falan. Gidip gelirken icabında yarım metre karda bata çıka yürürdük. Babiklilerle belli bir yere kadar birlikte gider, sonra yol ayrılırdı. Orada birbiriyle ufak tefek kavgalarımız da olurdu, ama bir gün sonra onları unutmuş olurduk. Arekkoğun altındaki bir mahalle var, Pontuç deriz oraya. Onlarla kavgalarımız olurdu. Oradan eve çıkardık, ayağımızda doğru dürüst bir şey olmazdı. Ayağımızda kara lastik...

*Araba yolu nereye kadar gelmişti, o zamanlar?

Babik merkeze yol gelmişti. Hatta arabalar geçerken, o zamanın saygısı mı diyelim biz yol kenarına geçer ve arabalara selam verirdik. Belki arabada bir büyüğümüz var, öğretmenimiz olabilir diye.

*Rize eski Müftüsü merhum Yusuf Tolon'u ne kadar tanıyorsunuz?

Müftü amca, bana göre çok saygı duyulacak bir insandı. Ve de çok çok saygı duyardık. O da insanlara çok sıcak davranırdı. Mesela, ben Rize'de okuyorum ara sıra da köye çıkıyorum. Beleş bir araba bulursak çıkıyoruz vs. Benim bir adetim vardı, bilhassa İstanbul döneminde onu yaptım. Buradan köye gittiğimde köyü bir dolaşırım, yaşlısı genci ihtiyarı ziyaret ederdim. Köye çıktığımda müftü amcaya uğrardım. Ben o zaman 14 yaşlarındaydım. Beni karşısına oturtur, sorar soruşturur, anlattığımızı dinler yani bizi adam yerine koyardı. Bir büyükmüş gibi fikir alış verişinde bulunurdu. Ben hatırladığımdan beri köydeydi. Rize'de müftülük yaptığı yılları bilemiyorum tabi. Ben de arkadaşlarımdan duymuşum, orada da iyi hizmetler verdiğini...

Çocukluk hayatımda camiye hemen hemen hiç gidemedim. Fakat şu vardı, Şükrü amca vardı, Mızrap'ın babası. Bizleri camiye götürebilmek için "Uşağım gelin, camiye giderseniz size bir sahan bal vereceğim" der bizi teşvik ederdi. Bazen giderdik, bazen de gitmezdik. Bu şekilde hayat geçti. O zaman Arekkoğ'da cami yoktu, şimdi sağ olsunlar arkadaşlar öncülük yaptı ve yeni bir cami yapıldı. Gerçi cemaat yok, ama inşallah o da olur. Yazın Cemal Aksoy ezan okuyor. Benim cami hayatım olmadı. Belki elif-beyi de tam bilmiyorum yani. Ben de bazen düşünüyorum, çocukken niye gidemedik diye. Babam "Camiye gitmesin" diyen bir insan değildi, ama nedense gidememişiz...

*30 yıl sonra ilk defa köyünüze, Senoz'a gidince oraları nasıl buldunuz?

Şöyle diyeyim: 1976 yılında evlendim. Ondan önce imkân bulamadım. Eşim öğretmen, ben de çalışıyorum. Eşim öğretmen olduğu için sadece yaz tatili var. O zaman zarfında da tatil yapmamız sözkonusu oluyordu. Eşim de köyümüzü bilmiyordu. O zaman doğru dürüst imkanlar da yoktu. Köyümüze araba yolu bile yoktu. Onun için gidemedik. Zaten 10 ya da 15 günlük izinler kullanabiliyorduk. Bu şekilde epey gitti.

1996'ya kadar böyle gitti. 1996'da bir yazlığımız oldu, oraya gitmeye başladık. Bu arada anne ve babam İstanbul'a geliyordu, yazın bazen gidip bazen gitmiyorlardı. Bunlar olduğu için köye gidemedik. Ama 30 sene üzerine gittiğimde, anlatılmıştı şöyle oldu, böyle oldu, yol geçti... Ben hep eskiyi hatırlıyordum. Şu anda bile benin hayalimde köyün eski hali var. O kadar yer etmiş aklımıza. Attığım her adımda yolda ne vardı, hangi ağaç vardı onları gayet güzel hatırlıyorum. İkinci kez gittiğimde belleğime biraz daha yerleşti yeni hali. Ama her şey zamanında güzel. O zaman çeydehler kurulmuş, kabaklar asılmış, onların altından yürüyorsun... Araba yolu değil, insanların zor geçtiği yollardan yürüyorsun. Yeşili... her birşeyi çok güzeldi. Şimdi bunlar yok. Ama şimdi de arabana biniyorsun, kapına çıkıyorsun. Beziyorsun, çarşıya iniyorsun. Herşey kolay ve farklı. O zaman öyle miydi kardeşim? Biz 1974 ev için ocak yapmaya kalktığımızda (bizim evimiz 200 yıllık eski evlerdendi) ama artık kendisini taşıyamaz oldu, ocağını yenilemek zorunda kaldık. Ne yapıyorduk? Eğratluk... Ev ev dolaşır, yarın bize yarım etmeye gelin derdik. Ta camikapıdan sırtımızda malzemeleri taşırdık. Taş duvar için. Sonra üstüne 6 sene önce ağabeyim ahşap ev yaptı. O zaman öyleydi. Ama şimdi? Kim kime eğrat (imece) gider? Maddiyatın girdiği biryerde, ilişkiler azalıyor. İlişkiler maddiyat doğrultusunda devam ediyor. öyle olunca da tadı tuzu kalmıyor. Herkes kapasını kapatıyor, evinin içiyle ilgileniyor. Ama buna rağmen köy özleniyor.

Geçen senelerde gittiğimde Faso'ya gittik. Aşağı yaylaya indik. Orada meydan gibi bir yer var. Eskiden oralardan çıkmazdık. Ostelik oynardık oralarda. Ortada bir direğin üzerinde dönen bir tahta olur... Orada bir ev var. Evin bir köşesinde birtakım isimler yazmışlar. Baktım, Nevzat Aksoy-1960 yazısını gördüm. Tam 50 sene üzerine o yazıyı gördüm. Orada gözlerim yaşardı... Güzel bir hatıraydı.

*Bundan sonra imkân buldukça köye gitmek ister misiniz?

Eşim hiç gitmedi. O da çalışıyor, ben de çalışıyorum. İki sene sonra eşim emekli olacak. Ondan sonra daha rahat gidebileceğimi düşünüyorum. İmkanlar uygun olur. Eşimle o zaman birlikte gitmek istiyorum. İki sene üst üste gidice, bir iki yıl ara vereyim diye düşündüm. İnşallah hayırlı olur.

*Teşekkür ediyoruz.

Asıl ben teşekkür ederim. Öğrencilik hayatımızda bizim tek yaptığımız şey, büyüklerimize saygıydı. Onların hep desteklerini gördük. Biz de elimizden geldiğince bunları yapmak istiyoruz. senozderesi.com haber merkezi (F.Çakır - Y.Çakır)

 


Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz

Bu habere toplam 2 yorum yazılmıştır.

ALİ OZTURK [ 13 Ocak 2013, 19:04 ]
cok deyerlı nevzat agabey sızleyı cok uzun suyedır goyusemedık ama koyumuzun eskı halı daha guzel olmasını yollayı dar feyagtılı olması kadar guzel sade olması kadar guzel olmasından daha ne beklrdık o eskı gunlere done bılsek yalansıs bır ulke
Yunus KORK [ 31 Aralık 2012, 21:13 ]
Değeli hemşehrimiz Sayın Nevzat Aksoy ile yapılan bu röportajı okuyunca bir anekdotu, anıyı hatırladım;
“oku Hoşar bal vereceğum”.

Röportajı okuyunca; belleğimden hiç gitmeyen bu sözün sadece Hoşar için değil bütün bir köyün çocuklarını Kur’an öğrenmeye teşvik için söylenmiş olduğunu öğrenmiş oldum.

1975-1978 yıllarında Kaptanpaşa Kur’an Kursu’na gittiğimiz dönemde Senoz’un bütün köylerinden, hatta Çayeli‘nin diğer köylerinden Kur’an Kursu’na gelen talebeler vardı. Bu talebelerden biri de ismini maalesef hatırlayamadığım Nevzat Bey’in Köyü Mahallesi olan Gürpınar eski adıyla Babikli yörede Hoşar Fevzi lakabıyla tanınan kamyoncu Fevzi’nin oğluydu. Bu arkadaşımızın Mushaf’ının arkasında bir not vardı: „oku Hoşar bal vereceğum“ bu başta Kurs Başkanı merhum Süleyman Boncukçu’nun olmak üzere hepimizin hoşuna gitmişti ve zaman zaman espiri olarak söylenirdi. Ama bu sözün ne gayeyle yazıldığını bilmiyorduk. Şimdi anlıyorum ki; çocukları mahalle camisine gitmeye teşvik için söylenen "Uşağım gelin, camiye giderseniz size bir sahan bal vereceğim" teşvik sözü az farkla Mushafın arka saysasına da yazılmıştı.

Röportajda emeği geçenlere teşekkür ediyor herkese sevgi ve saygılar sunuyorum.

Yunus KORK

Yorumların tamamını okumak için tıklayın.

Röportajlar

En Çok Okunan Haberler

“ … Ve yayla maceramızın sonu! “07 Ağustos 2018
RadyoSenoz
 
İSTEK GÖNDER

FOTOĞRAF GALERİLERİ

Yayınlanan yazıları kaynak göstererek yayınlamak serbesttir. © Copyright 2004-2009
Yazar Girisi | Altyap: MyDesign Haber